İMGELERİN PARÇALANMASI KURAMI – 2

2007-11-09 01:16:00

İMGELERİN PARÇALANMASI KURAMI – 2

 

Biz, baştan beri insanoğlunun dört imge kategorisiyle düşündüğünü, nesnel ve öznel dünyayı bunlarla yorumlamaya çalıştığını vurguluyoruz. Bu kategorilerden öne geçen “dinsel” olanıdır.

 

Niye böyle düşünüyoruz. Çağımızın en önemli psikologlarının yorumlarına biraz önem verir, incelersek kolayca her şey anlaşılır.

 

Eric Fromm, “Psikanaliz ve Zen Budizm” adlı yapıtında “Varoluş Sorunu” nun dinsel boyutuna ayrıntılı bir açıklama getirmiştir. Fromm, “Din, İnsanın Varoluş Sorunu’na verdiği biçimsel ve özenle ayrıntılandırılmış bir yanıttır. (...) En ilkel dinler bile başka kimselerle birlik olmanın verdiği güven ve akla yatkın olma duygusu yaratır.” diyor.

 

Türkiye gibi ülkelerde halk “Varoluş Sorunu” nu genelde gelenek, görenek, töre ve sıradan inançlarla çözüyor.

 

Fromm’un şu tespitine tamamen katılıyoruz ve kendilerini laik, demokrat, ilerici, dinci sayanların bilmesini istiyoruz: “... Kendisine sorulan bu soruya –Varoluş Sorunu- na kulak veren, bu soruyu her şeyden daha önemli bir şey olarak üstlenen ve bu soruya yalnız düşünceyle değil, varlığının bütünlüğüyle bir yanıt bulmaya çalışan kimse, dinsel bir kimsedir; böyle yanıtlar arayan, öğreten ve aktaran bütün sistemlere “din” denebilir. Öbür yandan Varoluş Sorunu’na kulaklarını tıkayan her insan, her kültür, dine karşıdır”.

 

Birey olarak her insanın   bir görünen, bir de görünmeyen (gizli) bir dini vardır. Beş vakit namazında niyazında bir insanın görünen dini müslümanlık olabilir; ama aynı bireyin tüm varlığı metalar ve kar dünyasına yönelmişse, onun gizli dini-imanı “para” dır. O insanın Varoluş Sorunu’nu kar-para kaplamıştır.

 

Eğer birey, toplumun bilinciyle-istekleriyle, töreleriyle ters düşmüşse ve bu ters düşüşünü bir kuram haline getirmişse, kendi kendine kişisel bir din edinmiştir. Ondan dolayı ölümü, sürgünü, çileyi ve azabı göze alır. Aynı zamanda ruhsal yapısı nevroz bağlamında değerlendirilebilir. Kısaca her tutku mutlaka belli nevroza tekabül eder. İster şan şeref, isterse mevki ve para, isterse şehvet olsun mutlaka bir hastalıkla örtüşür.

 

Bizim gibi sanata gönül vermiş olanları da hasta saymakta yarar var. Çünkü bu bir tutku halini almıştır ve tutkular zamanla sahibini yakıp kavurmaktadır. Her hafta totoya, lotoya ve şans oyunlarına dar bütçesinden Para tutkusuyla yatırım yapan insanın hasta olmadığını kim söyleyebilir? Ne ki şiirini, romanını, eleştiri yazısını, bilimsel buluşunu tamamlayabilmek için sabahlayan hasta ile her hafta totoya umutlarını bağlamış insan arasında derin bir fark vardır.

 

Sonuca gidemeyen yaratıcılarla, ürününü değerlendiremeyen, toplumlara ulaştıramayan sanatçılarla; umduğunu bulamayan totocular arasındaki fark. Sonuçta aynı değildir. Evet ikisinde de bir kırıklık vardır.

 

Varoluş Sorunu aslında Yabancılaşma dediğimiz olaydır. Yabancılaşma kavramını hem Varoluşçuların, hem de Marksistlerin dediği anlamda anlıyoruz.

 

Yabancılaşmanın Marksist yorumu, insanın yarattığı emek değerlerine yabancılaşmasıdır. Bu aslında aydınlar tarafından bilinen bir olgu haline gelmiştir. İşçiler de bilincine varmaya başlamıştır.

 

Varoluşçuların anladığı anlamda yabancılaşma ise, insanın dünyadaki durumu, ayrıklığı, yalnızlığı, güçsüzlüğü, doğadan kopuşu, kendinden kopuşudur. Varoluşunun yarattığı vakkumla yüzyüze gelen insan, içinde yaşadığı toplumsal ve doğal çevrede duyduğu yalnızlığı, acımasızlığı, hiçliği ile başbaşa kalmasının “ANKSİYETESİ’ni yaşar.

 

Böyle bir dünyada değerler, yol gösterici bilgiler, kurallar, inançlar anlamlarını yitirirler. Tüm imgeler parçalanmıştır. Kurtulmak için her çaba daha da dibe batmasına neden olur yabancılaşmış bireyin.

 

Dünyamızın büyük bir bölümü ve ülkemiz insanı ne yazık ki bu semptomun kıskacına tam olarak düşmüştür.

 

Kurtuluş yolu nedir?

 

Elbette Marksistlerin dediği anlamda yabancılaşmayı ortadan kaldırmaktır; ama bu bir sosyal devrim ya da reform sorunudur. Sosyal devrim ve raformlar ha deyince olmaz. Olması, gerçekleşmesi, mayalanması için belki de yüzyıllar gerekir.

 

O zaman insanlar Marksistlerin dediği anlamda Yabancılaşmayı ortadan kaldıramadıklarına göre, bu zulmü çekecekler demektir. O zaman toplumsal yapı bir kader, bir yazgı gibi insanların ümüğüne çökecektir.  Pekii yapabilecek hiç bir şey yok mu? Elbette var...

 

İşte o da Varoluşçuların söylediği anlamda bir yabancılaşmanın ortadan kaldırılması. Bu nasıl sağlanacaktır? Madem ki kapitalizm denen düzen evet sadece artı-değer üretimine, kar amacına dayanmaktadır ve bunun değiştirilmesi bugünden yarına mümkün değildir, o halde insan ZEN felsefesindekilerin söylediği gibi “SATORİ’ye ulaşmalıdır. SATORİ aydınlanma demektir. Aydınlanmanın birinci koşulu AÇGÖZLÜLÜĞÜ-ACIMASIZLIĞI-CİMRİLİĞİ-ŞEHVET ve ŞÖHRET  düşkünlüğünü yenmektir.

 

Zen ve Satori anlayışını yaşantıya dönüştürmek, bir yaşantı biçimi haline getirmek imkansız gibi görünebilir bugünün koşullarında. Oysa ki, en çok da bugünün koşullarından dolayı öyle olması gereklidir, yani bir yaşantıya dönüştürülmesi gerekmektedir. Böyle bir öneri kuşkusuz herkes için geçerli ve uygulanması mümkün değildir.

 

Bir insana, bir bireye çıkarsız, artniyetsiz yaklaşmayla başlar  Yabancılaşmayı yenmek. Eğer biz varlığımızın en güzel yanıyla karşımızdakine yaklaşmazsak, karşımızdakini bir mal, yararlanılacak bir araç-nesne olarak görürsek; yabancılaşmaya katkıda bulunuruz. Günümüzün medya-pazar ilişkilerinde sanki imkansız olanı savunuyormuş gibiyiz. Ama hayır... Bırakalım bazıları bizleri birer nesne gibi görmeye devam etsinler; bizleri birer sağmal inek gibi algılasınlar, kar aracı birer modern köle saysınlar... Bizler her şeyin farkında olarak, sırf şu anda, yarın ve öbür gün; kendimiz, çocuklarımız ve gelecek nesiller için; bizleri ezenleri, Yabancılaşmaya katkıda bulunanları, acınacak zavallı birer varlık olarak görelim.. Yabancılaşmayı yenmenin yolu aydınlanmaktan geçer. Aydınlanma yolundaki insan, “ben”i, bilinci, bilinçdışını ve insanın kendi varlığını tam olarak anlamayı içerir. İnsanın Yabancılaşmaya karşı koymasının yolu, gerçeği ve gerçeğin yasalarını tanımak ve zorunlulukların kuralları içinde davranmaktır. Kendi düşünce ve duygulanma gücüyle dünyayı anlayıp en verimli bir biçimde kendini dünyaya  uydurmaktır.

 

Bütün bunlardan amaç esenliğe ulaşmaktır. İçinde yaşadığımız çağ, ne kadar çekilmez olursa olsun; kendi narsizmimizi yendiğimiz oranda, ne kadar açık-duyarlı, uyanık ve Zen’in kullandığı anlamda boş olursak, o oranda esenliğe ulaşabiliriz. Esenlik, insanın insana ve doğaya duyguyla bağlı olması demektir.

 

İlişki ve iletişimde bulunduğumuz insanlar ne kadar duyarsız, pazarlamacı kişiliğe sahip olurlarsa olsunlar, yine de bu durum bizim gerçeği kavramamızı, insanları oldukları gibi görmemizi değiştirmemelidir.

 

İnsanın Varoluşunu algılayabilmesi, Martin Buber’in tanımlamış olduğu gibi “ben-sen” ilişkisi içinde gerçekleştirilebilir. “Ben-sen” ilişkisi insani boyuttan sıyrılıp “ben-şey” ilişkisine dönüştürülürse, yabancılaşma başlar.

 

Genç bir erkek, bir karşı cinsi, yararlanılacak “şey” olarak görmeye başladı mı, “ben-şey” ilişkisi ortaya çıkmış olur. Artık insan, insan olmaktan çıkmış, metalaşmıştır...

 

Pazarlamacı ilişkiler sisteminde, kişiler, kendilerini satışa çıkarabildikleri oranda, öfke ve düşmanlıkları ne denli bilinçlerinin dışına atılmış olursa olsun, yine de kişiliklerini yönlendiren, içlerindeki boşluktur. Bu tür kişiler, almadan vermeyi kesinlikle kabul etmezler. Onlar için sevgi, aşk tamamen bir pazar ilişkisidir.

 

Edebiyatımızda İstanbul dükalığı egemen durumdadır. Bunun en açık göstergesi, herzaman en çok satar yazarların İstanbul’dan çıkmasıdır. Burada tamamen “medya-pazar” ilişkileri egemendir.İstanbul’dan çok uzakta bir yazar, bu ilişkilerin içinde doğrudan bulunamadığı için, bu çok-satarlıktan yoksundur.

 

Onlar kendi kendilerini avutadursunlar. Yazar olarak gerçeğe yönelmemekte diretedursunlar. Kaybeden hem kendileri, hem de Türk Edebiyatı olacaktır. Hiç kimse günümüzdeki ününe güvenmesin. Önemli olan gerçeğin kuralları içinde yazınsal üretimde bulunmaktır. Gerisi boştur.

 

Yazar (sanatçı) hiçbir sınıfın malı ve kölesi değildir; olamaz, olmamalıdır. Yazar, gerçeğin sözcüsüdür ve öyle olmak zorundadır. Gerçek ise, hiçbir sınıfın, zümrenin tekelinde değildir. Gerçeğin tek yolu olduğu sanılıyor ve bunun da bilim olduğuna inanılıyor. Bilim deney ve kanıtlama yolu olarak görülüyor.

 

Oysa, sanatsal-politik ve dinsel yaşam deneye vurulmaya kalkışıldığı anda uzun yıllar alıyor. Bir dinsel düşünceyle yaşamak ve bu dinsel düşüncenin yanlışlığını kanıtlamak çok uzun yıllar alıyor. Aynı şekilde bir politik yaşam, insanlara çok pahalıya mal oluyor. Bir sanat eserine duyulan saygının yanlışlığını kanıtlamak uzun yıllar alıyor.

 

Her önemli dinsel-sanatsal ve politik merkez, insanları sürükleyip götürüyor. Kitlelerin bilimsel düşünemediği, hatta onları bilimsel yöntemlerle yönlendirmeye çalışanların şaşırıp, sapıtıp kaldığı biliniyor.

 

İnsanlar, genelde bilimsizlikten yana ağır basıyorlar.

 

Bilimsel düşünce, sadece kendi alanında, sözgelimi, kimya-fizik-ekonomi-psikoloji... vb. sıkışıp kalıyorlar. Bunlar da ancak uzmanlar alanında geçerli. Kaldı ki bu uzmanlar da gerçeği kavramakta zavallı duruma düşüyorlar. O halde bilimsel düşünce, bir süreçtir ve sonsuz bir süreçtir. Bilmediklerimizin yanında, bildiklerimiz devede kulak oranındadır. Kendimizi abartmayalım.

 

Bilimsel düşünce alternatifsiz (almaşıksız) mıdır? Alternatifsizdir diyemeyiz. Bilimsel düşüncenin karşısında, yanında özgün yöntemleriyle sanatsal düşünce, dinsel ve politik düşünce vardır. Bu düşünceler, kendi imge sistemlerini geliştirmişlerdir. Baştan beri aralarındaki özgün ayrılıkların altını çizdik.

 

O halde deneye dayanan bilimsel düşünce alternatifsiz değildir. Bilimsel düşüncenin dinsel-sanatsal ve politik düşünce gibi alternatifleri vardır.

 

Bu alternatifler kitlelerin yaşamında ve öncülerde tamamen gözlenebilir.

 

İmgelerin parçalanması kuramı; sanatsal imgeyle-dinsel imgeyi şöyle yorumluyor: Sure ve ayet; dizeden, şiirden bir üst boyutta yerini alır. Bütün görkemine sahip bir şiir, bir ayetten ve sureden üstünlüğünü kanıtlayamamıştır.

 

İtirazı olan İnsanlık Tarihi’ne bir göz atsın!!!

 

Cavit Yıldırım

Homeros / 1990

0
0
0
Yorum Yaz