Giz

Giz

Geride kalan "giz"di, / öncesinde oduğu gibi... / her giz bir tül / aralayıp bakamadığımız / her tül bir çığlık / sessizliğimize gömülü. / ses(siz)lik gizin diğer yüzü!

"En Uzun Gece" Üzerine

8.10.2006
Kategori: elestiri

Bilindiği gibi 08.09.2005 Perşembe günü Alkım Yayınevi tarafından (rekor sayılacak bir baskıyla) Ahmet Altan’ın “En Uzun Gece” adlı romanının dağıtımı yapıldı. Dağıtımdan önce de basında reklâmları yer aldı. Her ne kadar roman bize henüz ulaşmamış olsa da yazımız “En Uzun Gece” üzerine.

Bir eserin sanat eseri olabilmesi için gerekenleri sıralayacak değilim ama yazarın tek bir eseri sanat eseri olabilir düşüncesindeyim. Bunun örneklerini de verebiliriz: “Osman Cemal Kaygılı – ÇİNGENELER” Çingeneler yazarın tek eseridir, sanat eseridir. Osman Cemal Kaygılı ünlü bir yazar mıdır? Hayır. Günümüzün popüler kültür okurlarına göre ise hemen hiç bilinmeyen bir isimdir.

Yukarıdaki örneği özellikle verdim! Yazarın sanat eseri ortaya koyabilmesi için bir Orhan Pamuk, bir Yaşar Kemal, bir Attila İlhan (...) kadar ünlü olması gerekmiyor. (Gene biliyoruz ki pek çok sanat eseri yayım sorunu yaşamaktadır.)
Yazar, eleştirmen Cavit Yıldırım’ da Gösteri, Sanat Olayı, Temmuz, Karşı Edebiyat, Dönem, Dönemeç, Edebiyat 81, Yaba/Öykü, Gençlik Dünyası, Kıyı dergilerinde yazdı. Homeros dergisini çıkardı.
Dönemin bir çok yazarıyla sıcak ilişkiler kurdu, yılarca yazıştı.

Sevgili Attila İlhan ağabey, gençlik yıllarından tanıdığı (Karşıyaka vapur iskelesinde beklerdim A. İlhan’ı, evine kadar birlikte yürür, hep edebiyat üzerine konuşurduk. [C. Y.’nin kendi ifadesi]) Cavit Yıldırım’a Sanat Olayı’nda “hoş geldin” dedi, yeni bir eleştirmenin gelişini öven dizeleriyle.

Yayın yönetmenliğini Erhan Bener’in yaptığı Sanat Rehberi Dergisi’nin 1984 yılında açmış olduğu eleştiri yarışmasında “YALANCI ŞAFAK’ta Anlatım Teknikleri ve Bir Praksis Olarak: CİNSELLİK” adlı eleştirisiyle birinci oldu.

Cavit Yıldırım sıkı eleştirmendi.

Ağustos 1987 de Sanat-Koop yayınlarından ilk kitabı (roman) çıktı. Ocak 1988 de kitap ikinci baskıyı yaptı. O yıllarda katıldığı roman yarışmasını da sanırım sevgili Hilmi Yavuz ağabey hatırlayacaklardır.

Düşün, Yaba/Öykü, Homeros, Yazıt, Kıyı dergilerinde, Anadolu’nun bir çok gazetesinde, Yugoslavya’da Tan Gazetesi’nde, Priştina Radyosu’nda tanıtıldı eser.

T. Sait Halman (o yıllarda ABD’de bulunuyordu) Amerika’dan övgü dolu satırlarını yazacak, Abdullah Rıza Ergüven eleştirisini Yugoslavya’da Tan Gazetesi’nde yayınlacaktı.

13.09 1989 yılında (İzmir) Aziz Nesin, Arif Damar, Kerim Korcan, Veysel Çolak’la yan yana imza gününe katıldı C. Yıldırım. Bu ilk romanını imzaladı.

Bir çok yazara (imzalı) gönderildi.

Kitabın (roman) adı neydi dersiniz?

Eylül 1991 yılında ikinci kitabını okuruyla buluşturdu Cavit Yıldırım: 1980-1990 TÜRK ROMANI (ROMANIMIZ) ÜZERİNE ELEŞTİRİLER (Abdullah Rıza Ergüven’in eleştirisini de kendi romanının eleştirisi olarak kitabına aldı.)

Kısa bir süre sonra da rahatsızlandı. Sol böbreğinde yumurta büyüklüğünde bir taş oluşmuştu. Bu taştan kurtulması 10 yılını alacaktı. Bir günü ayakta geçse de üç günü yatakta geçecekti. Yazmaya ara verdi mi? Hayır, onu içini yakan bir kor olarak taşıyacaktı. Haziran 2003 te yayınladığı üçüncü kitabı “Mevlânâ’nın Kedisi’ne kadar!

On yıl belki çok fazla bir zaman değil, ama belki de çok uzun bir zamandır. Her gün yeni bir yazarın ismini duyduğumuz dikkate alınırsa, bir yazarın isminin unutulması için yeterli bir zamandır da. Yazar medyatik değilse!!!

Şimdi tekrar soralım, Cavit Yıldırım’ın ilk kitabının adı neydi?

“Çingeneler”den başka bir “Çingeneler” daha yok. “Hasretinden Prangalar Eskittim”den başka bir “Hasretinden Prangalar Eskittim” de yok. (Diğerlerini yazmama da gerek yok.) Olsaydı, sanırım “ayıp” olurdu.

Ya da (başka bir isim bulamıyorsa yazar) kitabının ilk sayfasına bu ismin başka bir yazar tarafından daha önce kullanıldığını belirtir yazar, saygı dolu cümleleriyle!

Bazı sözler klişe haline gelmiş ve nasıl ki tarihin deryalarına demir atmışsa; (“Sen de mi Brütüs?”, “Seni ben bile kurtaramam.”, “Haydi canım sen de!”) aynı zamanda bunlar kadar olmasa da bazı eser isimleri çok çok bilinmese de onlar da sanat tarihinin deryasına atılmış birer demirdir.

Bu saygı ve sevgiyi, anlayışı çürütecek örneklere rastlamak da mümkündür!

“Ben Sana Mecburum”, “Zaman Şiirleri”, (...) (Affınıza sığınarak örnek olması için yalnızca birer kitabınızı örnek alıyorum) eser ya da şair ismi meşhur olmasaydı değerinden bir şey kaybeder miydi? Sanmıyorum. Fakat her değer mutlaka meşhur olur savına da inanmıyorum. Bu ne akli, ne mantiki, ne de felsefi (...), hiçbir değeri olmayan bir savunma sistemidir.

Acaba yukarıya isimlerinizi aldığım sizler, eserlerinizin birinin ismini başka bir yazarın eserinde görseniz ne/neler hissederdiniz?

Şimdi bir kez daha soralım: Cavit Yıldırımın ilk kitabının adı neydi?

Yanıtı (bildiğiniz / tahmin ettiğiniz gibi) biz verelim: EN UZUN GECE

Yukarıdaki onca tanıtıma rağmen Ahmet Altan’ın Cavit Yıldırım’ın “EN UZUN GECE” adlı eserinden haberi olmamış olabilir mi?

Sorunun içindeki “giz”i ve yanıtı kendisine bırakalım!
(Hiçbir suçlamada bulunmadan.)

Saygılarımla...
İrfan Mutluer
Tire- 8 Eylül 2005

Not: Bu yazının yazıldığı tarihten sonraki iki ay içinde iki büyük değer, önce Attila İlhan, sonra da Cavit Yıldırım aramızdan ayrıldı. Attila İlhan’ı hiç görmedim, eserlerinden, röportajlarından, TV sohbetlerinden tanıyorum. Cavit Yıldırım 11 yıldır dostumdu. Hakkını ödeyemeyeceğim dostum. En Uzun Gece’sinin başka bir kitaba isim olmasına çok üzüldü. Sanırım bu yazıyı da bundan dolayı kaleme aldım. Kendisinin okumuş olmasından dolayı ise ayrıca mutluluk duyuyorum.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Romanda ve Öyküde Teknik Arızalar

29.9.2006
Kategori: elestiri

Merhaba,

“Roman türü çok dikkatli bir okur ister; öykü ise sadece bu dikkatin süresiyle romandan ayrılır. Bu türlerdeki teknik arızaları bulup çıkarmak hele usta eleştirmenler için işten bile değildir. Gelgelelim eleştirinin en zor yönü, bu sanatsal türlerin içeriğine ilişkin değerlendirmelerde, yargılarda ortaya çıkar.” Sözleriyle başlıyor Cavit Yıldırım, “Romanda ve Öyküde Teknik Arızalar” başlıklı yazısına.

Aşağıya sevgili hocam Cavit Yıldırım’ın “Romanda ve Öyküde Teknik Arızalar” başlıklı yazısını alıyorum.


İstiyorum ki, yazmaya gönül vermiş arkadaşlar romanda ve öyküde ne tür teknik hatalar var, okusunlar ve kendi yazıları ile karşılaştırsınlar. Ayrıca (ki en önemli özellik bu) burada adı geçen yazarlar yurdumuzun ve dünyanın önde gelen yazarları, onlar bu hataları yaptıklarına göre biz kendi yazılarımızdan hiç, ama hiç utanmayalım. Hele ilk yazılarımızdan… Emeklenmeden yürünmüyor çünkü!..

Çok şey mi istiyorum?..

Saygılarımla… İ.M. (Tire- Ağustos 2006)

1 - Romanda ve Öyküde Teknik Arızalar
Roman türü çok dikkatli bir okur ister; öykü ise sadece bu dikkatin süresiyle romandan ayrılır. Bu türlerdeki teknik arızaları bulup çıkarmak hele usta eleştirmenler için işten bile değildir. Gelgelelim eleştirinin en zor yönü, bu sanatsal türlerin içeriğine ilişkin değerlendirmelerde, yargılarda ortaya çıkar.

Gorki, Lenin’le buluştukları bir gün “Ana’nın yetersizliklerinden sözetmeye başlamıştı. Hem de Lenin daha kitap basılmadan, manuskript halinde onu L. P. Ladiçnikov’dan alıp okumuş.” (1) diye anlatır.
Lenin’in, Ana romanının yetersizliklerine ilişkin eleştirilerinin neler olduğunu öğrenemiyoruz. Çünkü Gorki bunları anlatmamış. Şimdi biz, Gorki’nin özeleştirilerine bir göz atalım: “(...) Genel olarak zarif bir üsluptan yararlanmaya çalışıyordum. Örneğin: “sarhoş, sokak fenerine sarılmıştı. Gülümsüyor, ve titreyen gölgesini inceliyordu.” Gece, yazdığıma göre, rüzgarsızmış. Ay ışığı varmış; o dönemde buna benzer gecelerde sokak fenerleri yakılmazdı, hem ayrıca, fener yakılmış olsaydı bile, adamın gölgesi titrer gibi kımıldamayacak, durduğu yerde duracaktı, çünkü rüzgar yoktu. Bu tür karışıklıklar ve yanlışlara her öykümde rastlanabilirdi; bunları yaptığım için kendime öyle ağır sövgüler savuruyordum ki...

“- Fırının olması gereken yerde değil.” dedi bana bir kez Leo Tolstoy. Yirmi Altı Erkek ve Bir Kız adlı öykümdeki fırındı bu. Öyle yazmışım ki, fırının alevi benim anlattığım biçimde, fırıncının yüzünü anlatamazdı. Foma GORDEYEV’imdeki Medinskaya’dan söz ederken Çehov, “Buradan, kadının üç kulağı varmış anlamı çıkıyor: - bir tane de çenesinde – bak!” demişti. Böylesi yanlışlar, küçük görülmekle birlikte, çok önemlidir, çünkü sanatın doğruluk sınırlarını aşarlar.” (2)

S. Freud, “Günlük Yaşamın Psikopatolojisi” adlı yapıtında şöyle yazar: “”Düşlerin Yorumlanması kitabımda birçok tarihsel ve özdeksel yanılgılara düşmüştüm. (...) a- O kitabımın 361’inci sayfasında Schillerin’in doğum yeri olarak Marburg kentini göstermiştim. (...) Marbach diye yazacağıma Marburg diye yazmışım. b- 217 ve 492’nci sayfalarda Zeus’un babası Kronos’u hadım edip, tahttan aşağı attığını yazmışım. Oysa Yunan mitolojisine göre, Kronos babası Üronos’u hadım etmiştir.” (3)

Öke (dahi) yazar Balzac’ın romanlarında bile, tarihsel ve özdeksel yanlışlıklar vardır. Örnekse “Vadideki Zambak”ta “Ingres’in Me’re de Dieu’sünde, şimdiden acılı olan ve oğlunun ölüp bırakacağı dünyayı korumaya hazırlanan Meryem’e verdiği tavrı takındı.” Yapıtın çevirisini yapan Tahsin Yücel, Ingres’in bu adı taşıyan tablosu olmadığını belirtir. (4)

Biz de, Vadideki Zambak’ın teknik bir arızasına değinmek istiyoruz. “- Emrimi dinleyin, diye bağırdı kontes tatlılıkla. (...) Böylece Charlemagne çoraklarının yalunu tuttuk, burda yağmur tekrar başladı” diye yazar Balzac; ama bir paragraf aşağıda Feli’nin öbür sevgilisi Leydi Dudley (Arbelle)le karşılaşması şöyle verilir: “Kontes, kıvrımları açılmış, uzun bukleleri sabırsız yüzüne garip bir biçimde eşlik eden bu masalsı yaratığı parlak bir ay ışığında seyrederek: - Evet, o, Madame diye karşılık verdi.” (5) Söylemek bile fazla, bir yandan yağmur başlamış, bir yandan parlak ay ışığında seyredilen masalsı yaratık... Böyle olmaz tabii. Gorki’nin özeleştirilerini anımsayalım.

Bu tür olay, zaman ve mekan kaymalarına birçok yazarda rastlıyoruz. Örnekse, Mehmet Eroğlu’nun Issızlığın Ortasında adlı romanında mekan kaymasına tanık oluruz: “Sonunda her şeyi bitirip lokantadan çıkıyoruz. Dışarda kışı haber veren ayaz kaybolmuş, sokaklar ılık bir karanlık kaplı. Vedalaşmayı kısa kesip dolmuşlara doğru yürüyorum. (...) kar, durağa varırken başlıyor.” Oysa lokantadan çıkılıyor, nihayet dolmuş durağına doğru yürünüyor, durağa dek gidiliyor, olayın geçtiği ye Ankara, üstelik dışarda kışı haber veren ayaz kaybolmuş... Eroğlu bir çok ödülün adamı...

Adalet Ağaoğlu’nun Bir Düğün Gecesi adlı romanı üzerine daha önce Fethi Naci yazmıştı. Ağaoğlu bu romanında Tezel’i (romanın temel figürlerinden biri) 1971’de İstanbul Boğaz Köprüsü’nden otobüsle geçirir. Oysa, köprü 1972’den sonra kullanıma açılmıştı. Bu da zaman, mekan ve olay kaymasına bir örnektir.

Ne ki, Adalet Ağaoğlu “Üç Beş Kişi” adlı romanında yine teknik arızaya takılmış durumda: Kısmet roman figürlerinden biridir. Şöyle der: “...Otuz üç yaşındayım. Doğum 1947.” (s. 322) aylardan haziran yinelemesi ise, romanın tüm bölümlerinin zaman olarak ortak paydasını oluşturur. Buna göre, olaylar 1980 öncesinde geçmektedir. O halde, Kısmet, yaşını söylerken “otuz üç yaşındayım” dememesi gerekirdi. (7)

Üç Beş Kişi’de bazı sözcüklerin yazımı da yanlış. Teyellemek sözcüğü “teğellemek”; kupür ise “gupür”, egzoz “egzost”; seğirmek “seğrimek”; organze de “organza” biçiminde yanlış yazılmıştır.

Ayla Kutlu “Bir Göçmen Kuştu O” adlı romanıyla Madaralı Roman Ödülünü almıştır. Ayla Kutlu’da “nicelik kayması”na rastlıyoruz: “Dünya; dört katır, sekiz baş insan, katır tıkırtıları, uzak bir su uğultusu,” diye yazar sayfa 7’de. Olayların devamı şöyle anlatılır: “Cevahir başını arkaya çevirdi. Hamza Amcayla Pilke Yenge ne kadar geride kalıyorlar. Hamza Amca topallıyor. Pilke Yengenin acısı zehir yeşiline yüzünde durmuş kalmış. Bu yüzde hiç anlam yok. (...) Nerelerdesiniz abrekler hepiniz mi öldünüz Böyle sekiz çocuk, beş kadın, bir kocamış adamı dağlara saldınız? Dört katırla...” Romanın başlangıcında sayfa 7’deki “sekiz baş insan”, sayfa 37’de “sekiz çocuk, beş kadın...” bunlara bir de “kocamış adam” eklerseniz on dörde çıkar insan sayısı. 8

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun ünlü romanı Yaban’da önemli bir teknik arıza vardır. Bilindiği gibi Yaban’ın temel figürü Ahmet Celal, Birinci Dünya Savaşında bir kolunu yitirmiştir. İstanbul işgal edilince de emireri Mehmet Ali’nin köyüne gitmiştir. Romanda şöyle bir bölüm vardır: “Kapıdan çıkmak üzere iken ayaklarımın ucuna basarak ters yüz odama döndüm. Şimdi başım iki elim arasında düşünüyorum.” (s. 96 – Birikim Yayınları, 15. Basıma Hazırlayan Attila Özkırımlı. Ocak, 1981) Oysa, Ahmet Celal çolaktı ya... Onun için, “başım iki elim arasında” diye yazmaması gerekirdi Yakup Kadri’nin.

Yaşar Kemal’in (Kimsecik : 1 ) adlı romanında yazarların çok kez düştükleri yanılgıya “zaman ve mekan” kaymasına tanık oluyoruz. Kimsecik’in temel figürlerinden Mustafa “sofadadır” romanın 30’uncu sayfasında: “Mustafa sofanın korkuluğuna asılmış ana kırlangıcın gelmesini, ... bekliyordu.” Mustafa hala sofada olduğu halde, “Ana kırlangıcı beklemekten usanmış, onun gelmesinden umudunu kesmiş Mustafa sofaya dönünce bir de ne görsün, ışık yolunun içinde bir arı dönüp duruyor.” Diye yazar 31. sayfada Yaşar Kemal. Oysa, Mustafa hala sofadadır. “Mustafa odaya dönünce...”biçiminde yazması gerekirken yanlışlıklama yapılmıştır.

Tarihsel ve özdeksel bir yanlışlıklamaya da Halkalı Köle’de rastlıyoruz. Bekir Yıldız, Halkalı Köle’nin 147. sayfasında “Ezan sesleri duyuluyor hala. Bu sesler Cemel Savaşı’nı anımsatıyor bana... Cemel Savaşındaki mızrakları. (...) Cemel Savaşı’nda Kureyşlilerin mızraklarına taktıkları Kuran yerine, günümüzde de, bu mızraklara çocuklar mı batırılıp havada dolaştırılıyor yoksa?” diye yazmıştır. Oysa, Bekir Yıldız’ın andığı Cemel savaşı değil; Sıffin Savaşı’dır. Üstelik Cemel Savaşı diye bir savaş da yoktur. Cemel Vak’ası vardır. Bunun da uzaktan yakından bir ilgisi yoktur Sıffin Savaşı’yla.

Zaman, olay ve mekan kaymasına bir örnek de Selim İleri’nin “Erişmez Nevbahar” adlı öyküsünden verelim: “... Hafizeyle merdiven basamaklarına oturmuştuk. O bulutsuz sonbahar günü “Masal anlatsana” dedi Hafize. Bulutsuz bir sonbahar günü hava yavaş yavaş bulandı. Havada patlayacak fırtınanın sıkıntısı belirdi. Yağmur iri damlalarıyla yağmaya başladı. Hafize kolumdan yakalamış, bahçe gereçlerinin saklandığı kömürlüğe sürüklüyor beni. (...) Dışarda şimşek çakıyor, akşam aydınlandı bir an.” (Dostlukların Son Günü. S.58, Yaz-ko Yayınları.)

Altını çizdiğim yerlerde zaman ve mekan kayması var. Olay gün sözcüğüyle başlamakta, akşam aydınlandı bir an diye bitirilmektedir. Merdiven basamaklarında oturulan anla, kömürlüğe gidiş arasında geçecek olan zaman, o kadar çabuk tüketilemez. Öykülemede bu süreç boşlukta kalmaktadır. Selim İleri bu yapıtıyla Sait Faik Öykü Ödülü’nü almıştı.

“Kalemin bir kere yazdığını artık bir balta bile yok edemez” demiş Lenin. Gorki öyle aktarıyor. Yazarın işi sözcüklerle; sözcüklerin kurduğu dünyayla. Oysa, dünyada sözcüklerin işkencesinden daha ağır işkence olmadığını savunanlar da az değil.

Atalarımız demiş ki “Sinek küçüktür ama mide bulandırır.”

Cavit YILDIRIM

Dipnotlar


1-Özgün Yayınları tarafından Mart 1976’da Türkçeye çevrilmiş. Almanca Özgün adı: Lenin und Gorki. Ne yazık ki elimdeki yapıtın sayfaları yıpranmış durumda olduğu için çevirmenin adını anamadım.

2-M. Gorki, Edebiyat Yaşamım, s: 56-57. Payel Yayınları, Ç: Şemsa Yeğin

3-S. Freud. Günlük Yaşamın Psikopatolojisi. Ç: Erdem Özdoğan, s: 63. İnkılapve Aka yayınları.

4-H. De Balzac. Vadideki Zambak, s: 290. Varlık yayınları, Ç: Tahsin Yücel

5-A. G. Y. s: 246

6-Mehmet Eroğlu, Issızlığın Ortasında, Can Yayınları, s: 63

7-Adalet Ağaoğlu, Üç Beş Kişi. Remzi K. Y.

8-Ayla Kutlu, Bir Göçmen Kuştu O. Bilgi Y. Y.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı