![]()
![]()
İMGELERİN PARÇALANMASI KURAMI – 2
Biz, baştan beri insanoğlunun dört imge kategorisiyle düşündüğünü, nesnel ve öznel dünyayı bunlarla yorumlamaya çalıştığını vurguluyoruz. Bu kategorilerden öne geçen “dinsel” olanıdır.
Niye böyle düşünüyoruz. Çağımızın en önemli psikologlarının yorumlarına biraz önem verir, incelersek kolayca her şey anlaşılır.
Eric Fromm, “Psikanaliz ve Zen Budizm” adlı yapıtında “Varoluş Sorunu” nun dinsel boyutuna ayrıntılı bir açıklama getirmiştir. Fromm, “Din, İnsanın Varoluş Sorunu’na verdiği biçimsel ve özenle ayrıntılandırılmış bir yanıttır. (...) En ilkel dinler bile başka kimselerle birlik olmanın verdiği güven ve akla yatkın olma duygusu yaratır.” diyor.
Türkiye gibi ülkelerde halk “Varoluş Sorunu” nu genelde gelenek, görenek, töre ve sıradan inançlarla çözüyor.
Fromm’un şu tespitine tamamen katılıyoruz ve kendilerini laik, demokrat, ilerici, dinci sayanların bilmesini istiyoruz: “... Kendisine sorulan bu soruya –Varoluş Sorunu- na kulak veren, bu soruyu her şeyden daha önemli bir şey olarak üstlenen ve bu soruya yalnız düşünceyle değil, varlığının bütünlüğüyle bir yanıt bulmaya çalışan kimse, dinsel bir kimsedir; böyle yanıtlar arayan, öğreten ve aktaran bütün sistemlere “din” denebilir. Öbür yandan Varoluş Sorunu’na kulaklarını tıkayan her insan, her kültür, dine karşıdır”.
Birey olarak her insanın bir görünen, bir de görünmeyen (gizli) bir dini vardır. Beş vakit namazında niyazında bir insanın görünen dini müslümanlık olabilir; ama aynı bireyin tüm varlığı metalar ve kar dünyasına yönelmişse, onun gizli dini-imanı “para” dır. O insanın Varoluş Sorunu’nu kar-para kaplamıştır.
Eğer birey, toplumun bilinciyle-istekleriyle, töreleriyle ters düşmüşse ve bu ters düşüşünü bir kuram haline getirmişse, kendi kendine kişisel bir din edinmiştir. Ondan dolayı ölümü, sürgünü, çileyi ve azabı göze alır. Aynı zamanda ruhsal yapısı nevroz bağlamında değerlendirilebilir. Kısaca her tutku mutlaka belli nevroza tekabül eder. İster şan şeref, isterse mevki ve para, isterse şehvet olsun mutlaka bir hastalıkla örtüşür.
Bizim gibi sanata gönül vermiş olanları da hasta saymakta yarar var. Çünkü bu bir tutku halini almıştır ve tutkular zamanla sahibini yakıp kavurmaktadır. Her hafta totoya, lotoya ve şans oyunlarına dar bütçesinden Para tutkusuyla yatırım yapan insanın hasta olmadığını kim söyleyebilir? Ne ki şiirini, romanını, eleştiri yazısını, bilimsel buluşunu tamamlayabilmek için sabahlayan hasta ile her hafta totoya umutlarını bağlamış insan arasında derin bir fark vardır.
Sonuca gidemeyen yaratıcılarla, ürününü değerlendiremeyen, toplumlara ulaştıramayan sanatçılarla; umduğunu bulamayan totocular arasındaki fark. Sonuçta aynı değildir. Evet ikisinde de bir kırıklık vardır.
Varoluş Sorunu aslında Yabancılaşma dediğimiz olaydır. Yabancılaşma kavramını hem Varoluşçuların, hem de Marksistlerin dediği anlamda anlıyoruz.
Yabancılaşmanın Marksist yorumu, insanın yarattığı emek değerlerine yabancılaşmasıdır. Bu aslında aydınlar tarafından bilinen bir olgu haline gelmiştir. İşçiler de bilincine varmaya başlamıştır.
Varoluşçuların anladığı anlamda yabancılaşma ise, insanın dünyadaki durumu, ayrıklığı, yalnızlığı, güçsüzlüğü, doğadan kopuşu, kendinden kopuşudur. Varoluşunun yarattığı vakkumla yüzyüze gelen insan, içinde yaşadığı toplumsal ve doğal çevrede duyduğu yalnızlığı, acımasızlığı, hiçliği ile başbaşa kalmasının “ANKSİYETESİ’ni yaşar.
Böyle bir dünyada değerler, yol gösterici bilgiler, kurallar, inançlar anlamlarını yitirirler. Tüm imgeler parçalanmıştır. Kurtulmak için her çaba daha da dibe batmasına neden olur yabancılaşmış bireyin.
Dünyamızın büyük bir bölümü ve ülkemiz insanı ne yazık ki bu semptomun kıskacına tam olarak düşmüştür.
Kurtuluş yolu nedir?
Elbette Marksistlerin dediği anlamda yabancılaşmayı ortadan kaldırmaktır; ama bu bir sosyal devrim ya da reform sorunudur. Sosyal devrim ve raformlar ha deyince olmaz. Olması, gerçekleşmesi, mayalanması için belki de yüzyıllar gerekir.
O zaman insanlar Marksistlerin dediği anlamda Yabancılaşmayı ortadan kaldıramadıklarına göre, bu zulmü çekecekler demektir. O zaman toplumsal yapı bir kader, bir yazgı gibi insanların ümüğüne çökecektir. Pekii yapabilecek hiç bir şey yok mu? Elbette var...
İşte o da Varoluşçuların söylediği anlamda bir yabancılaşmanın ortadan kaldırılması. Bu nasıl sağlanacaktır? Madem ki kapitalizm denen düzen evet sadece artı-değer üretimine, kar amacına dayanmaktadır ve bunun değiştirilmesi bugünden yarına mümkün değildir, o halde insan ZEN felsefesindekilerin söylediği gibi “SATORİ’ye ulaşmalıdır. SATORİ aydınlanma demektir. Aydınlanmanın birinci koşulu AÇGÖZLÜLÜĞÜ-ACIMASIZLIĞI-CİMRİLİĞİ-ŞEHVET ve ŞÖHRET düşkünlüğünü yenmektir.
Zen ve Satori anlayışını yaşantıya dönüştürmek, bir yaşantı biçimi haline getirmek imkansız gibi görünebilir bugünün koşullarında. Oysa ki, en çok da bugünün koşullarından dolayı öyle olması gereklidir, yani bir yaşantıya dönüştürülmesi gerekmektedir. Böyle bir öneri kuşkusuz herkes için geçerli ve uygulanması mümkün değildir.
Bir insana, bir bireye çıkarsız, artniyetsiz yaklaşmayla başlar Yabancılaşmayı yenmek. Eğer biz varlığımızın en güzel yanıyla karşımızdakine yaklaşmazsak, karşımızdakini bir mal, yararlanılacak bir araç-nesne olarak görürsek; yabancılaşmaya katkıda bulunuruz. Günümüzün medya-pazar ilişkilerinde sanki imkansız olanı savunuyormuş gibiyiz. Ama hayır... Bırakalım bazıları bizleri birer nesne gibi görmeye devam etsinler; bizleri birer sağmal inek gibi algılasınlar, kar aracı birer modern köle saysınlar... Bizler her şeyin farkında olarak, sırf şu anda, yarın ve öbür gün; kendimiz, çocuklarımız ve gelecek nesiller için; bizleri ezenleri, Yabancılaşmaya katkıda bulunanları, acınacak zavallı birer varlık olarak görelim.. Yabancılaşmayı yenmenin yolu aydınlanmaktan geçer. Aydınlanma yolundaki insan, “ben”i, bilinci, bilinçdışını ve insanın kendi varlığını tam olarak anlamayı içerir. İnsanın Yabancılaşmaya karşı koymasının yolu, gerçeği ve gerçeğin yasalarını tanımak ve zorunlulukların kuralları içinde davranmaktır. Kendi düşünce ve duygulanma gücüyle dünyayı anlayıp en verimli bir biçimde kendini dünyaya uydurmaktır.
Bütün bunlardan amaç esenliğe ulaşmaktır. İçinde yaşadığımız çağ, ne kadar çekilmez olursa olsun; kendi narsizmimizi yendiğimiz oranda, ne kadar açık-duyarlı, uyanık ve Zen’in kullandığı anlamda boş olursak, o oranda esenliğe ulaşabiliriz. Esenlik, insanın insana ve doğaya duyguyla bağlı olması demektir.
İlişki ve iletişimde bulunduğumuz insanlar ne kadar duyarsız, pazarlamacı kişiliğe sahip olurlarsa olsunlar, yine de bu durum bizim gerçeği kavramamızı, insanları oldukları gibi görmemizi değiştirmemelidir.
İnsanın Varoluşunu algılayabilmesi, Martin Buber’in tanımlamış olduğu gibi “ben-sen” ilişkisi içinde gerçekleştirilebilir. “Ben-sen” ilişkisi insani boyuttan sıyrılıp “ben-şey” ilişkisine dönüştürülürse, yabancılaşma başlar.
Genç bir erkek, bir karşı cinsi, yararlanılacak “şey” olarak görmeye başladı mı, “ben-şey” ilişkisi ortaya çıkmış olur. Artık insan, insan olmaktan çıkmış, metalaşmıştır...
Pazarlamacı ilişkiler sisteminde, kişiler, kendilerini satışa çıkarabildikleri oranda, öfke ve düşmanlıkları ne denli bilinçlerinin dışına atılmış olursa olsun, yine de kişiliklerini yönlendiren, içlerindeki boşluktur. Bu tür kişiler, almadan vermeyi kesinlikle kabul etmezler. Onlar için sevgi, aşk tamamen bir pazar ilişkisidir.
Edebiyatımızda İstanbul dükalığı egemen durumdadır. Bunun en açık göstergesi, herzaman en çok satar yazarların İstanbul’dan çıkmasıdır. Burada tamamen “medya-pazar” ilişkileri egemendir.İstanbul’dan çok uzakta bir yazar, bu ilişkilerin içinde doğrudan bulunamadığı için, bu çok-satarlıktan yoksundur.
Onlar kendi kendilerini avutadursunlar. Yazar olarak gerçeğe yönelmemekte diretedursunlar. Kaybeden hem kendileri, hem de Türk Edebiyatı olacaktır. Hiç kimse günümüzdeki ününe güvenmesin. Önemli olan gerçeğin kuralları içinde yazınsal üretimde bulunmaktır. Gerisi boştur.
Yazar (sanatçı) hiçbir sınıfın malı ve kölesi değildir; olamaz, olmamalıdır. Yazar, gerçeğin sözcüsüdür ve öyle olmak zorundadır. Gerçek ise, hiçbir sınıfın, zümrenin tekelinde değildir. Gerçeğin tek yolu olduğu sanılıyor ve bunun da bilim olduğuna inanılıyor. Bilim deney ve kanıtlama yolu olarak görülüyor.
Oysa, sanatsal-politik ve dinsel yaşam deneye vurulmaya kalkışıldığı anda uzun yıllar alıyor. Bir dinsel düşünceyle yaşamak ve bu dinsel düşüncenin yanlışlığını kanıtlamak çok uzun yıllar alıyor. Aynı şekilde bir politik yaşam, insanlara çok pahalıya mal oluyor. Bir sanat eserine duyulan saygının yanlışlığını kanıtlamak uzun yıllar alıyor.
Her önemli dinsel-sanatsal ve politik merkez, insanları sürükleyip götürüyor. Kitlelerin bilimsel düşünemediği, hatta onları bilimsel yöntemlerle yönlendirmeye çalışanların şaşırıp, sapıtıp kaldığı biliniyor.
İnsanlar, genelde bilimsizlikten yana ağır basıyorlar.
Bilimsel düşünce, sadece kendi alanında, sözgelimi, kimya-fizik-ekonomi-psikoloji... vb. sıkışıp kalıyorlar. Bunlar da ancak uzmanlar alanında geçerli. Kaldı ki bu uzmanlar da gerçeği kavramakta zavallı duruma düşüyorlar. O halde bilimsel düşünce, bir süreçtir ve sonsuz bir süreçtir. Bilmediklerimizin yanında, bildiklerimiz devede kulak oranındadır. Kendimizi abartmayalım.
Bilimsel düşünce alternatifsiz (almaşıksız) mıdır? Alternatifsizdir diyemeyiz. Bilimsel düşüncenin karşısında, yanında özgün yöntemleriyle sanatsal düşünce, dinsel ve politik düşünce vardır. Bu düşünceler, kendi imge sistemlerini geliştirmişlerdir. Baştan beri aralarındaki özgün ayrılıkların altını çizdik.
O halde deneye dayanan bilimsel düşünce alternatifsiz değildir. Bilimsel düşüncenin dinsel-sanatsal ve politik düşünce gibi alternatifleri vardır.
Bu alternatifler kitlelerin yaşamında ve öncülerde tamamen gözlenebilir.
İmgelerin parçalanması kuramı; sanatsal imgeyle-dinsel imgeyi şöyle yorumluyor: Sure ve ayet; dizeden, şiirden bir üst boyutta yerini alır. Bütün görkemine sahip bir şiir, bir ayetten ve sureden üstünlüğünü kanıtlayamamıştır.
İtirazı olan İnsanlık Tarihi’ne bir göz atsın!!!
Cavit Yıldırım
Homeros / 1990
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İmge nedir; Peygamberlerin, sanatçıların, politik liderlerin, bilim adamlarının nesnel dünyadan önce onların bilinçlerine, sonra da alıcılara özgün biçimlerle yansıyan, gerçekliğin bazan tamamlanmış, bazan eksik, bazan da yanlış, çarpık, ayakları yere basmayan düşünsel, sanatsal, bilimsel, politik ve dinsel bir tablodur.
Çünkü şimdiye dek nesnel dünya dört biçimde kavranmıştır: Dinsel, sanatsal, politik ve de bilimsel imgelerle... Tüm bu kavrama biçimleri doğru diyalektiği içerdiği gibi yanlış olanı da içermiştir.
Madem ki dünya , şimdiye dek, Dinsel – Sanatsal – Politik ve Bilimsel olarak kavranmış; o halde, dört temel imge kategorisi var olmuştur. Bu imgeler, gelişme aşamalarına göre, zaman zaman yek diğerinin yapamadığını yapmış, gerçekleştiremediğini gerçekleştirmiştir.
Bu dört imge kategorisi arasında çağlar boyunca kanlı savaşlar oluşmuştur. Bilimsel imge, kendi gelişme süreci içinde çok acı çekmiş, zulme uğramıştır. Hal böyleyken,dinsel imgenin de acıdan ve zulümden payını almadığını söyleyemeyiz. O da kendi gelişmesini dayatabilmek için acıdan ve zulümden payını almıştır.
Tarihi gelişimin özel anlarında, ortaya çıkan güçlü, parlak görünen, cazibesi süper imgeler hem yaratıcılarını, hem de kitleleri peşinden sürüklemiş yeni liderler, dinler, uygarlıklar, yapıtlar, yeni buluşlar meydana getirmiştir.
Tarih boyunca imgeler çarpışmış, zaman zaman da uzlaşma noktaları aramışlardır. Dinsel imgeler, çözümsüz kaldıkları, güçsüz oldukları yerlerde, bilimsel-politik-sanatsal imgelere ödün vermekten çekinmemiştir.Aynı tavrı diğer imge türlerinde gözlemek olasıdır.
Bu duruma somut durumun somut yorumuna göre, insanoğlunun bütünsel bir dünya imgesi yoktur. Çünkü binlerce yıldır parçalanmış bir imgeler dünyasında yaşamaktadır. İşte bizim, İMGELERİN PARÇALANMASI KURAMI adını koyduğumuz durumun temeli budur. Bu temelden hareketle, gerçeği görmek zorundayız. Gerçek işte bu temeldedir.
Nesnel dünya, doğal yasaları yönüyle, işleyişiyle tam, eksiksiz ve bağlamlıdır. Fakat buna karşın, sosyo-ekonomik süreçler yönüyle çarpık, yanlış, haksız ve parçalanmış durumdadır.
Bu eksikliğe tarih bilgisinden ve tarih bilincinden gelen eksikliği, yetersizliği, yoksunluğu da eklersek, imgelerin parçalanmışlığı daha da artar.
Dört temel imge kategorisi bile nesnel ve öznel dünyayı tam ve bağlamlı olarak anlatmaya yetmezken, bunlardan yalnız biriyle gerçekliği kavramaya çalışmak ne kadar yetersiz bir tutumdur. Dört imge kategorisinin dördüyle de bağlamlı olarak düşünmek her önder kişinin, kurumun, kuruluşun, partinin, hatta devletin harcı değildir. Zaten bugüne değin, bu kurumların, kuruluşların, partilerin ve liderlerin böyle bir tutumları da olmamıştır. Onlar, ortaya attıkları kuramları -tabii ki doğru olduklarına inandıkları için- sonuna kadar savunmuşlardır. Oysa somut yaşam, en tutarlı görünenleri dahi bir süre sonra, elemeye, eleştirmeye hatta yok etmeye başlamıştır. Üstelik dört imge kategorisinin tarihsel gelişim içindeki akışını, başkalaşmasını izlemek, özümsemek her liderin, sanatçının harcı değildir.
Hiçbir imge kategorisi donup kalmamış, sürekli gelişim göstermiştir. Sözgelimi dinsel imgeler, sıfır noktasında ya da ortaya çıktıkları biçimlerle kalmamışlardır. Gelişerek ve güçlenerek varlıklarını sürdürmüşlerdir. İmgelerin çarpışması demek, ideolojilerin çarpışması demektir.
Liderlerin bilincine önce imgesel olarak yansıyan nesnel ve öznel dünya, sonradan sembolik, mitik bir yapı kazanmış, daha sonra da tabulara dönüşmüştür.
İmgeler her zaman saf olarak yansımazlar. Gene de saf imgeleri dinde ve bilimde buluruz. Politik ve sanatsal imgeler her zaman karmaşıktır. Bir politik-sanatsal imgenin diğerlerinden ödünç aldığını görebiliriz; fakat bilimsel imgelerin böyle bir işlemi her zaman reddettiği olgusaldır. O halde, bilimsel imgeler her zaman inatçıdır ve uzlaşmaz bir karakter taşırlar. Dinsel imgeler, bilimsel imgelere göre simetrik bir huya sahiptirler.İnatçı ve uzlaşmaz bir karaktere bürünmüşlerdir. Buna karşılık ödünç alma işleminde bulunurlar.
Dinsel imgelerin, bilimsel imgelerden daha doğru, daha tutarlı olduğunu savunmak, imgelerin tarihsel-güncel-pratik yaşamlarını bilmemektir. Kuantum fiziği, kendinden önceki bilimsel imgeleri parçalamıştır. Bilimdeki gelişmeler, bilimsel imgelerin parçalanışından başka bir şey değildir.
Bilimsel imgelerin parçalanışına ilişkin yüzlerce örnek vermeyi gereksiz görüyorum. Politik imgelerin parçalanışına ilişkin en güzel örnek Marks’ın Hegel’i yorumlayışıdır. İdealist diyalektiği Marks, materyalist diyalektiğe dönüştürmüştür. Aynı şekilde Ricordo’nun görüşlerini eleştirerek, onun “değer kuramı” verilerinden hareketle, “artık-değer” kuramını bulmuştur. Benzeri bir gelişmeye Lenin’in kuramsal çalışmalarında rastlarız. İngiliz sosyalistlerinden ve sosyal reformcularından en özgünü J. A. Hobson’un fikirlerinden esinlenerek “Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması” adlı yapıtını meydana getirmiştir. Tüm bunlar, aslında ‘imgelerin parçalanması kuramı’nı açıklar örneklerdir. Marks ve Hobson, Emperyalizm olgusunu görememişlerdi. Görememeleri bir hata, eksiklik ve suç değildi.
Bu gelişmeleri bilirsek, dar görüşlülükten, bağnazlıktan kurtuluruz. İşte tüm gelişme aşamaları göz önünde bulundurularak şöyle bir sonuca varabiliriz: Bir sanatsal imgeyi ya da bilimsel imgeyi, diğerlerine tercih etmek, biricik duruma getirmek, diğer imgeleri hafife almaya götürür insanları.
Bilimsel imgeye dört elle sarılanlar, diğer imge kategorileriyle dünyayı kavramaya çalışanları hafife almaya, inkara, hor görmeye doğru itiyor. Bu durum da, liderlerle, kitleler arasında iletişim kopukluğuna neden oluyor. Sonuçta ordusuz komutanlarla, komutansız ordular ortaya çıkıyor. İşte bu somut durumu iyi değerlendiren, finans kapital çevresinin liderleri, kitlelerin imgesini yakalayıp onları bir sürü gibi idare edebiliyor. Sadece ve sadece kitlelerin imgesini yakalamakla ve örgütlü olmakla güçlü olabiliyorlar.
Nesnel dünyada halk tabakaları bu dört imge kategorisinden hiçbiriyle dünyayı algılamamıştır. Aslında halk, imgesel düşünmez, düşünemez. Mümkün değildir. Halk sadece ve sadece imgelerin posasıyla düşünmüştür. Nesnel dünyayı töresel, geleneksel, mitik, sembolik ve yanlış bir yorumla da olsa somut olarak düşünmüştür. Halkın yaşamında kurama yer yoktur. Bir başka deyişle halkın kafasında hiçbir zaman imge olmamıştır.
Halk imgeleri yaşar fakat anlayamaz. Halk imgelerden etkilenir. Etkilenmesi anladığından değildir. Etkilenmesinin nedeni, imgenin gücüdür, cazibesidir. Müslüman olanlar, müslümanlığı anladıklarından değil; proletarya, Marksizmi-Leninizmi anladığından değil, etkilendiğinden sürüklenmiştir o yola. Öyle olmasaydı, bugün hala bu iki etkili kuram, birçok ülkede en okumuş kişiler tarafından tartışılır mıydı? Bir şey anlaşılmışsa, artık tartışmaya gerek yok.
Bilimsel imgelerle düşünen insanlara, dinsel imgeler saçma geliyor. Dinsel imgelerle düşünenleri geri kafalı hatta bilinçlenmemiş, kanmış, aldatılmış, saf olarak görüyorlar. Bu tavrı daha da derinleştirenler var. Aynı şekilde dinsel imgelerle düşünenler de bilimsel imgelerle düşünenleri en başta dinsiz, imansız, hayvandan daha aşağı olarak görme eğilimi ağır basıyor. Bu iki imge kategorisi arasındaki anlaşmazlık, zıtlık, kopukluk, halkın bütün tabakaları arasında yaygın. Korkunç iletişimsizliğin kaynağı burada ... Bu aslında, bir sürü psikolojisinden başka bir şey değildir. Bir kitle salt namaz kılıyor, Allah’ın adını ağzından düşürmüyor diye birbirine sevgi, saygı, bağlılık duyarken; diğerlerine karşı düşmanca hislerle, tavırlarla dolu oluyor. Bu aslında toplumsal imgelerin parçalanışıdır. Bu durumdan zarar gören yine aynı kitledir.
İnsanlık düşmanları, bu somut durumdan yararlanmasını iyi beceriyorlar. Çoğunluğu, azınlığa karşı kışkırtarak, kırdırarak kendi gemilerini yürütmenin yolunu biliyorlar. Azınlık durumda olanları da zaman zaman yüreklendirerek, yanıltarak çoğunluğa karşı kullanıyorlar.Aslında azınlık da, çoğunluk da çıkarcıların dümen suyuna hizmet ediyor. Dinsel imgelerle düşünenler genellikle çoğunluğu, bilimsel imgelerle düşünenler de azınlığı meydana getiriyor genellikle. Aslında bunlara, düşünenler değil, düşündüğünü sananlar demek daha doğru olur. Çıkarcılar, günümüzde finans kapital zümresi, dinsel imgelerle düşünenlerin intikamını alıyormuş gibi görünüp bilimsel imgelerle düşünenlere saldırıyor, eziyor. Çoğunluğun hoşuna gidecek davranışlarda bulunuyor, sürekli hem çoğunluğu, hem azınlığı eziyor.
- - - -
Bütün geri kalmış, geri bıraktırılmış, sömürge ve yarı sömürge ülkelerde, egemen dinsel imgelerle birleşen, bürokratik, yasal,militarist, antidemokratik baskılar sürekli maske kullanma gereğini duyuyorlar. Maskesiz ve yalansız yapamıyorlar. Dayandıkları temel dinsel ve ulusal imgelerdir. Tümceleri değişik olsa da, her zaman,vatan elden gidiyor, din elden gidiyor vb. teranelerdir. Yutturuyorlar da... Oysa finans kapital zümresi yalnız çıkara, paraya önem verir. Amacı yalnızca paradır, kardır. Çoğunluğun, halkın imgelerini araç olarak kullanır.
Çıkarcıların her zaman halka karşı silah olarak kullandıkları temel imgeleri onların elinden almak gerekir. Bu da, dinin safsata, saçma, afyonlayıcı bir şey olduğunu propaganda etmekle olmaz. Olmuyor da... Dinsel imgeleri parçalayabiliriz kağıt üzerinde. Üç beş kişiye gerçekleri anlatabiliriz. Ama kitlelere asla...
Bilimsel imgelerle düşünenler, dünyayı yeniden yorumlamalıdırlar. Çıkarcıların elinden bu silahı almalıdırlar. Dinsel imge bir kaledir. Bu kaleyi feth etmek gerekir. Yüzyıllardır gele gele bu kalenin surları dibinde can vermek ya da burçlarından aşağı tepesi üstü atılmak gerekmez. Yeni bir yöntemle kaleye nüfuz etmek gerekir. Bunun yolu yordamı da dinsel imgeyi hor görmemekten, inkar etmemekten, yeni bir anlayışla yorumlamaktan geçer.
Böyle bir yaklaşım önerisi halkı kandıralım kuyrukçuluk yapalım, şirin görünelim anlamında değildir. Onu, sosyal demokratlar sahte bir şekilde yapıyorlar. Ve halk da inanmıyor onlara doğal olarak.
Önerinin maddi temeli vardır; Dünyayı azınlık bir grup insan, bilimsel imgelerle kavramaya çalışıyorsa; çoğunluk kitleler dinsel kaynaklı kavramaktadır. Bilimsellik her olasılığı hesap etmeyi gerekli kılar. Nasıl ki çıkarcılar, her şeyi inceden inceye hesap ediyorsa, çıkarcı olmayanlar da aptalca bir dürüstlükten, aptalca bir bilimsellikten yana olmamalıdırlar.
Kitlelerin bilinçaltını yalnız bilimsel imgelerle ikna edip, arıtamazsınız. Bilimsel imge, toplumsal yaşamı değiştirmek istiyorsa, saf, çıplak bir halde halkın yaşamına katılamaz. Halk, evet kendi çıkarını tam olarak bilmez, bilemez ama su katılmamış çıkarcı bir yapıya sahiptir. Sürekli olarak bireysel çıkarların peşindedir. Kesinlikle toplumsal çıkarlarını düşünmez. Siyasal anlamda çıkarlarının bilincine varması çok zordur.
Bilimsel imgeyle, dinsel imge arasında Çin Seddi çekilmiştir. Bu seddi yıkmak gerekir. Hem bilimadamları, hem de din adamları görevi üstlenmek zorundadır. Din, bilimin varmak istediği yere, dinsel imgelerle varmıştır. Çok önceden. Bilim bunu pratiğe sokmakla görevlenmektedir. Bizimki gibi ülkelerde halk ezildikçe, yoksullaştıkça sözde dine sığınır, Ezenler de halka bol bol din ikram ederler. Sözde bilimsel imgeye sarılanlar, hem halka, hem de ezenlere kızarlar.
Pekiyi bu aldatmaca ne kadar sürecek? Bir yanda sözde bilimsel düşünenler, halktan kendilerini soyutlamakla kandırıyorlar kendilerini; bir yanda halk kandırıyor kendisini. Aldanan ve aldatılan aynı kapıya çıkıyor: Biri bilimselliğe sarılanlar, diğeri dine sığınanlar. Bu aldanıştan karşılıklı doyum elde ediyorlar. Yaşama karşı bir doyum, denge üretiyorlar. Böylesine kahredici bir doyuma son vermeli. Bilimsel imgeyle, dinsel imge arasındaki seddi yıkmalı.
İmgeleri parçalayanlar: Bilindiği kadarıyla önce Hz. İsa, Sonra Hz. Muhamed, çok sonra Marks-Engels ve Lenin bütün imgeleri parçalamış olan önder insanlardır. Saydıklarımız önemli konaklardır.
Fakat bir Marks ve Engels’ten çok önce Hallac-Mansur, Allah imgesini parçalamıştır. Doğaldır ki derisi yüzülerek öldürülmüştür. M.S. 858-922 Yıllarında yaşamış İranlı bir kelamcıdır “Sofi”. Bilindiği kadarıyla Mansur “Enel-Hakk” demiştir. Anlamı “Ben Allah’ım” demektir.
Bizim tarihimizde bir Şeyh Bedrettin çıkmış, “yarin dudağından gayrı her şeyde ortağız” diyerek bütün imgeleri parçalamıştır. Doğaldır ki onunda sonu ölümle bitmiştir. Şeyh Bedrettin, Spinoza’dan, Kant’tan, Deskartes’den, Hegel’den ve Marks’tan önce yaşamış, mücadele etmiş, M.S. 1417’de idam edilmiştir.
Mustafa Kemal de Türk toplumunun imgesini üç alanda parçalamış bir önderdir: Doğruluk-Batılılık ve Türklük... alanlarında. Aynı zamanda iyi bir sentezci olduğu için başarılı olmuştur. Nazım Hikmet, Sabahattin Ali gibi edebiyatçılar sadece sol anlamda Türk toplumunun imgesini parçalamaya çalışmışlardır. Dinsel ve hatta bilimsel imgelerle düşünenlerin çoğu bunlara sahip çıkmak istememişlerdir. Karşılarına Çin Seddi çıkmıştır. Sabahattin Ali öldürülmüş, Nazım hapislerde çürütülmüş, öldürülmemek için dışarı kaçmak zorunda kalmıştır.
Günümüz Türk şairlerinden yaşayanları içinde imgeleri iyi parçalayanların başında Hilmi yavuz gelmektedir. Yavuz, Bedrettin Üzerine Şiirler, Doğu Şiirleri, Gizemli Şiirler, Zaman Şiirleri adlı yapıtlarıyla imgeleri parçalamıştır.
Murathan Mungan, “Şahtiyan” ve “Yaz Sinamaları”yla; Ahmet Telli “Su Çürüdü”yle, Ahmet Özer “Gecenin Kanayan Yerinden”iyle imgeleri parçalayan şairler arasındadır.
Ortaya attığımız kuramın ışığında, imgeleri parçalayan sanatçıları, din adamlarını, bilim adamlarını, politik liderleri yorumlamayı sürdüreceğiz.
Cavit YILDIRIM
HOMEROS / 1990
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı